Besmele'nin hatırlattıkları... Üstünde ne var, altında ne var?

Besmele'nin hatırlattıkları... Üstünde ne var, altında ne var?

''Ali İhsan Tola Ağabeyimiz der idi ki: “Birinci Söz’den okumaya başlarım, diyelim ki, Otuz Birinci Söz’e geldim, bir yere takıldım. Tekrar Birinci Söz’e döner yeniden okumaya başlarım. Herşeyin sırrı Besmeledir. Onu iyi anlamaya çalışmalıyız.''

Abdullah Aymaz / samanyoluhaber.com

Çocukluğumda anne annem Zehra Yaman, bana bir bardak su uzatarak: “Söyle bakalım, şu bir bardak suyun üstünde ne var, altında ne var?” diye sormuştu. Ben de sâfiyane bir şekilde bardağın üstüne ve altına bakmış bir şey görememiştim. Bunun üzerine bana; “Bunun üstünde Bismillahirrahmanirrahim var. Altında da Elhamdülillah var. İçmeden önce Besmele çekeceksin, içtikten sonra da Allah’a hamdedeceksin.” diyerek ders vermişti. Allah râzı olsun ve bütün geçmişlerimizle beraber Erhamürrâhimîn  rahmet eylesin. 

Sonra Risale-i Nurları tanıdım. Birinci Söz’de Besmele bahsinde üçüncü bir şeyi daha öğrendim: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Evet, o Münim’i Hakîki (Nimetleri bize veren ve onların Hakiki Sahibi olan Cenab-ı Hak), bizden o kıymetdar   nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta BİSMİLLAH zikirdir. Âhirde ELHAMDÜLİLLAH  şükürdür. Ortada, bu sanat hârikası olan kıymetdar nimetlerin, Ehad ve Samed olan Cenab-ı Hakkın kudretinin mucizesi ve rahmetinin hediyesi olduğunu düşünmek ve anlamak, fikirdir. Bir padişahın kıymetdar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece ahmaklık ise, öyle de; nimetlerin zâhirî (görünüşte) sahiplerini medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki olan Cenab-ı Hakkı unutmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır.
“Ey nefis! Böyle ahmak olmamak istersen; Allah nâmına ver…  Allah nâmına al… Allah nâmına başla…  Allah nâmına işle… Vesselâm.”
Isparta’da Hüsameddin Akmumcu Ağabeyle karşılaşmış sohbet etmiştik. Dedi ki: “Geçenlerde gençler beni bir Risale-i Nur dersine davet etmişlerdi. Dediler ki: ‘Ağabey, bize Risale-i Nur’un şöyle derin yerlerinden bir ders yap.’ Ben de Sözler'i elime alıp en baştaki Birinci Söz’ü okumaya başladım. Baktım, yaptığımdan hoşlanmadılar. ‘Buralar öyle derin derslerden değil’  demek istiyorlardı. Ben konuyu sonuna kadar okudum. Sonra çay dağıttılar. Baktım, ne veren Bismillah diyor, ne de alan… ‘Gençler! Siz daha Birinci Söz’ü anlamamışsınız. Orada Üstad Hazretleri ne diyor?
-Madem her şey mânen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız. Demiyor mu? Baktım da ne vereniniz Bismillah dedi, ne de alanınız!.. Yani siz daha birinci dersi, Birinci Söz’ü anlamamışsınız. Bir de kalkıp benim bu dersi okumamı küçümsüyorsunuz? Okumak, anlamak, yaşamak için değil mi? Yaşamadıktan sonra okusak ne fayda!..’  Dedim. Derin, derin düşünmeye başladılar.”
Hakikaten, biz 1963’lerde İzmir’de Patlıcanlı Yokuştaki Mustafa Birlik Ağabeyin evine Risale-i Nur derslerine gittiğimiz dönemlerde bir su dağıtılsa bile hem veren Bismillah derdi hem de alan… Bu güzellikler maalesef unutuldu. Yeniden ihyâ etmek elbette mümkün… Öyle ise neden duruyoruz?
Ali İhsan Tola Ağabeyimiz der idi ki: “Birinci Söz’den okumaya başlarım, diyelim ki, Otuz Birinci Söz’e geldim, bir yere takıldım. Tekrar Birinci Söz’e döner yeniden okumaya başlarım. Herşeyin sırrı Besmeledir. Onu iyi anlamaya çalışmalıyız.”
Evet, “BİSMİLLAH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime, İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisân- hâl ile vird-i zebanıdır (dilden düşmeyen, devamlı tekrarlanan zikridir.)  (…)  Herşey Cenab-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç BİSMİLLAH der;  İlahî Kudret  Mutfağından bir kazan olur ki, çeşit çeişit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar,  BİSMİLLAH der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları BİSMİLLAH der, sert olan taş ve toprağı deler geçer. ‘ALLAH  nâmına Rahman nâmına’ der, her şey ona musahhar olur. Evet  havada dalların yayılması ve meyve vermesi gibi, o sert olan taş ve topraktaki köklerin gayet kolay bir şekilde yayılması ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiatçıların ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: ‘En güvendiğin sertlik ve hararet dahi, emir altında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar Musa Aleyhisselamın birer asası gibi. ‘(Musa’ya)  asânı taşa vur!’  (2/60)  âyetinin emrine uyarak, taşları şakkederek parçalar. Ve o sigara kağıdı gibi ince nâzenin yapraklar,  İbrahim Aleyhisselamın birer âzâsı gibi ateş saçan hararete karşı ‘Ey ateş!  Dokunma İbrahim’e! Serin ve selâmet ol ona!’ (21/69) âyetini okuyorlar.”
Madem kainatta her şey Cenab-ı Hakkı zikrediyor ve lisan-ı hâl ile Bismillah deyip Allah nâmına hareket ediyor. Cenab-ı Hakkın pek çok lütuflarına mazhar olan biz insanların şuurlu bir şekilde Bismillah diyerek o tükenmez kuvvetten, o bitmez bereketten istifade etmemiz gerekmektedir. 
[email protected]

Please publish modules in offcanvas position.